İhtiyar Şeytan – öykü (Pearl S. Buck-Amerikan Edebiyatı)

ankaradansevgilerle.blogspot.com adresinden alınmıştır.

BİRİNCİ BÖLÜM
Kuşkusuz yaşlı Bayan Vang, savaş içinde olduklarını biliyordu. Japonların Çinlileri öldürdüklerini bilmeyen yoktu. Fakat kulağına gelen bütün bu söylentilerin aslını gözleriyle görmemişti; çünkü Vang ailesinden henüz öldürülmüş bir birey yoktu.
Yaşlı Bayan Vang’ın yaşadığı Hoang-Ho/Sarı Nehir kıyısında konuşlanmış Üç Bin Vang köyünde, hiçbir zaman bir Japon görülmemişti; fakat Japonlardan söz edilirdi.
Yaz başlangıcında bir akşam Bayan Vang, dönüp dolaşarak nehir seddinin tepesine ulaşan merdiveni çıktı ve her gün yaptığı gibi suların yüksekliğini yokladı. Japonlardan çok nehirden korkardı; çünkü azgın suların neler yapabileceğini eski deneyimlerinden bilecek kadar görmüş geçirmişti.
Köylüler, onun ardından birer birer tepeye çıktılar. Yüksek su seddine çarpan ve yılan gibi kıvrılan küçük sarı dalgalara hepsi gözlerini diktiler.
Bayan Vang, yetişkin torunu Küçük Domuz’un taşıdığı bambu iskemleye oturmuştu.
“Mevsime göre sular hayli kabarık,” dedi ve yere tükürdü.
Küçük Domuz;
“Bu nehir Japonlardan daha kötüdür,” diye düşüncesini belirtti.
Köylüler Japonlardan konuşmaya başladılar. Yaşlı kadının ikinci kuşaktan yeğeni olan fırıncı Vang, Japonların yüzlerinin nasıl olduğunu, neye benzediklerini sordu.
Bayan Vang, hiç tereddüt etmeden yanıtladı:
“Onları anlamak çok kolaydır. Ben bir zamanlar bir yabancı görmüştüm; o kadar uzun boyluydu ki, evimin kapısından geçmesi için bir hayli sıkıntı çekmesi gerekiyordu. Saçları çamur rengindeydi, gözleri balıkgözüne benziyordu. Bizden ayrı yapıda olan bütün insanlar Japon’dur…”
Herkes onu saygıyla dinliyordu. Bayan Vang, köyün en yaşlısıydı ve ağzından çıkan sözler, ağır ve oturaklıydı.
Küçük Domuz, her zaman yaptığı gibi, gereksiz bir tavırla söze karıştı:
“Onları kimse göremez büyükanne,” dedi. “Onlar göklerde gizleniyorlar; uçakla yürüyorlar!..”
Bayan Vang yanıt vermedi. Eskiden olsaydı; “Uçak görmedim, buna inanmam,” derdi, ama son yıllarda yaşlı gözleri inanılmaz derecede nice olaya tanık olmuştu.
Örneğin; Bayan Vang, İmparatoriçenin öldüğüne inanmak istememişti. Oysaki o gerçekten ölmüştü. Cumhuriyete inanmamıştı; bu sözcüğün anlamını bile bilmezdi. Oysaki herkes cumhuriyetin var olduğunu onaylıyordu.
Bayan Vang, sulara bakmakla yetindi. Hava oldukça serindi; açık havadan hoşlanmıyordu. Sular yükselmedikçe, rahatlarını kaçıracak bir tehlikeden söz edilemezdi.
Birden aklına yeni gelmiş gibi, Küçük Domuz’un sözüne yanıt olarak;
“Bu hikâyelere inanmam!” dedi.
Herkes güldü, fakat kimse itiraz etmedi. Küçük Domuz’un karısı ve yaşlı kadının diğerlerinden daha çok sevdiği gelini, onun piposunu yaktı. Bayan Vang piposunu içmeye başladı.
Köylüler arasından biri;
“Şarkı söyle, Küçük Domuz!” diye bağırdı.
Küçük Domuz nazlanmadan kabul etti. Yüksek ve titrek sesiyle eski bir şarkı okudu. Bayan Vang, artık savaşı ve Japonları düşünmez olmuştu.
Hava, serin olmasına rağmen o kadar yumuşak, gökyüzü o kadar berraktı ki, söğüt dallarının gölgeleri, nehrin çamurlu sularına yansıyor, dalgaların ritmik hareketine paralel olarak bir inip bir kalkıyordu.
Köyde derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Zaten sayısı otuzu geçmeyen ve yüksek su seddinin koruması altında kalan köy evlerini, nehrin gazabının dışında hangi güç tehdit edebilirdi? Japonlar mı? Onlar da sonuç olarak insan değil miydi? Buralara ne yapmak için geleceklerdi?
Küçük Domuz’un şarkısı bittiğinde, Bayan Vang sözünü yeniledi:
“Bu uçaklara inanmıyorum!”
Küçük Domuz, hiç yanıt vermeden yeni bir şarkıya başladı.
Her yıl köylüler, yaz akşamlarını, bu şekilde toplanarak seddin başında geçirirlerdi. Bayan Vang, ilk kez seddin merdivenlerini çıktığında on yedi yaşında genç bir kızdı; yeni evlenmişti. Kocası evden ayrılmasına ve kendisiyle birlikte gelmesine izin vermişti. Kızara bozara sedde tırmanmış ve diğer kadınların arasında kendini elinden geldiğince gizlemeye çalışmıştı. Erkekler ona gülmüşler ve kocasını; “Güzel bir parçaya konmuşsun!..” diye tebrik etmişlerdi. Kocası, büyük bir alçakgönüllülükle yüzünü buruşturmuş ve “Ayakları çok büyük!” yanıtını vermişti.
Yine de genç kadın, kocasının kendisinden memnun olduğunu çabuk anlamış, sıkılganlığını üzerinden çabuk atmıştı.
Bayan Vang’ın kocası, erken bir yaşta, bir nehir taşkını sırasında ölmüştü. Genç kadın, kocasının ruhunu bir an önce Buddha/Buda Araf’ından(1) kurtarıp cennete kabul ettirmek için yıllar boyu rahibe para vermişti. Sonra yorulmuş ve ödenekleri kesmişti; çünkü tek başına toprağı sürmek ve çocuğunu büyütmek görevi ona kalmıştı.
Rahip bir gün ona;
“On gümüş sikke daha verirseniz, Araf’tan bütünüyle kurtulacak,” demişti.
“Daha nesi kaldı ki?”
“Sağ eli!”
Bayan Vang’ın sabrı tükenmişti. On gümüş sikke! Bununla kendini ve çocuğunu bütün bir kış besleyebilirdi.
“Tek başına kurtulmanın çaresini bulmalı,” diyerek rahibe olumsuz yanıt vermişti.
Bazen kendi kendine; zavallı adamın şu ana kadar Araf’tan kurtulup kurtulmadığını sorardı. “Ben yanına gidersem belki kurtulmasına yardım ederim,” diye düşünürdü.
“Pöhh… Ne acelem var ki? Küçük Domuz’un karısı doğurduktan sonra, belki bir gün tapınağa geri döner ve kocamı oradan çıkartırım.”
Gelininin sesi, onu bu hülyalarından uyandırdı:
“Büyükanne… Eve gitmelisin! Gün battı, sis başlıyor.”
“Evet, doğru söylüyorsun… Gitme zamanı.”
Yaşlı kadın, nehrin sarı sularına son bir kez baktıktan sonra, gitmek üzere iskemlesinden kalktı.
Bu nehir, çağlar boyu, köye hem nimet, hem felâket getirmişti. Köylüler sürekli onu düşünmek, onunla meşgul olmak zorundaydılar. Suları dizginlenebildiği ölçüde, tarlalarını sular, büyük hizmetler görürdü. Fakat set duvarında en ufak bir çatlak meydana gelirse, nehir bir ejder kesilir ve topraklarına saldırırdı. Bayan Vang’ın kocası da, yıllar önce, gerekli önlemleri almadığı için azgın suların altında kalıp boğulmuştu. Bir gece yarısı nehir kabarmış, bakımsız kalan seddi aşmış ve köy arazisine yayılmıştı. Bayan Vang, çocuğuyla birlikte evin damına tırmanmış ve böylelikle ölümden kurtulmuştu; ama kocası, bir ahmak gibi evden uzaklaşmış ve boğulmuştu.
Bu felâketten sonra tüm köylüler birleşerek, seddin sağlamlığına elbirliğiyle özen gösterir olmuşlardı. Çoktan beri de yeni bir olay meydana gelmemişti. Bayan Vang, yapılan onarımların köylerini ilgilendiren bölümünü her gün denetlerdi. Köylüler gülerek; “Bir felâket olursa, nasıl olsa büyükanne bize haber verir,” diye alay ederlerdi.
Yine de, köylülerden hiçbiri, evini nehirden uzak bir yerde kurmaya razı olmuyordu. Çünkü Vang sülâlesi, nesillerden beri bu nehrin kıyısında yaşamaya alışmışlardı. Su taşkınlarından ölenlerin sayısı ne olursa olsun, köyün nüfusu hep aynı kalmış, eksilmemişti.
Küçük Domuz birdenbire şarkısını keserek;
“Ay doğuyor… Bu fena işaret!” diye bağırdı. “Uçaklar böyle gecelerde çıkarlar.”
Yaşlı büyükanne;
“Bu bilgeliği nerede kazandın?” diye sordu. “Canımı sıkıyorsun…”
Son sözleri o kadar sert bir tonda söylemişti ki, herkes sus pus oldu. Yaşlı kadın, gelininin koluna yaslanarak, yavaş ve küçük adımlarla toprak merdivenin basamaklarından inmeye başladı. Serbest kalan eliyle, aynı zamanda baston görevini gören uzun piposuna dayanıyordu.
Köylüler, onun ardından teker teker aşağı indiler. Yaşlı kadın set başında kaldığı sürece hiçbir köylü oradan ayrılmaz, ama o indikten sonra tek bir kişi bile orada kalmazdı.
Eve dönen Bayan Vang, yatağına uzandı. Küçük Domuz’un karısı cibinliğini güzelce bağladıktan sonra gözlerini kapadı. Uykuya dalmazdan önce, Japonların niçin savaştıklarını kendi kendine sordu. Savaşı sevenler, genellikle kaba insanlardı. Bayan Vang, Japonların iri yapılı ve korkunç bakışlı insanlar olduklarını hayal ediyor, eğer gelecek olurlarsa, onları serinkanlılıkla karşılamak ve çay ikramında bulunmak gerekeceğini düşünüyordu. Ancak bu sakin köye niçin geleceklerdi? Köylülerden ne istekleri olabilirdi?
İKİNCİ BÖLÜM
Keskin feryatlar onu uykusundan uyandırdı. Küçük Domuz’un karısı bağırıyordu:
“Büyükanne… Büyükanne! Japonlar!”
Yaşlı kadın aceleyle yatağından doğruldu:
“Çay… Çay ikram etmeliyiz,” diye mırıldandı.
“Kaybedecek zamanımız yok büyükanne… Hepsi toplanıp gelmişler!”
Bayan Vang, gözlerini iri iri açarak;
“Nerede?” diye sordu.
“Göklerde!..”
Herkes, gecelik giysileriyle evlerinden fırlamış gökyüzüne bakıyordu. Şafak henüz sökmüştü. Gökyüzünde, kanatlı birtakım nesneler, kaz sürüleri gibi uçuyordu.
Bayan Vang;
“Bunlar nedir?” diye sordu.
Tam o sırada, yukarıdan aşağıya yumurta benzeri bir şeyler düştü. En yakını, köy sınırındaki tarlaların içine düşmüş ve düştüğü noktada toprak korkunç bir gürültüyle alt üst olmuştu. Köylüler hep birlikte, orada neler olduğunu anlamaya koştular. Taze sürülmüş tarlanın tam ortasında, otuz ayak genişliğinde, yedi sekiz ayak derinliğinde büyük bir çukur açılmıştı. Bu mucizevî bir olaydı!
Köylüler şaşkınlıktan neredeyse küçük dillerini yutacaklardı. Daha ne olduğunu kavrayamadan, köyün içine ve civarına çok sayıda yumurta daha düştü. Herkes bir o tarafa, bir bu tarafa koştu.
Herkes koşup uzaklaşmıştı, ama Bayan Vang bulunduğu yerden kıpırdamamıştı. Küçük Domuz’un karısı onu elinden tutup kaçırmaya çalıştı, fakat yaşlı kadın elini çekti ve seddin bir köşesine çöktü.
“Bırak… Ben koşamam,” dedi. “Yetmiş yaşındayım, şimdiye kadar bir kez bile koşmadım. Ayaklarım sargılar içindeydi. Sen git… Küçük Domuz nerede?”
Torununu kısık gözleriyle aradı, bulamadı. Uzaklara kaçmış olmalıydı.
“Büyükbabası da böyleydi,” dedi. “Daima herkesten evvel kaçardı…”
Küçük Domuz’un karısı, Bayan Vang’ı yalnız bırakmak istemiyordu. Ancak yaşlı kadın ona, kendi güvenliğini düşünmenin ilk görevi olduğunu hatırlattı.
“Sen gebesin,” dedi. “Küçük Domuz ölürse, oğlunun doğması ve babasının yerini alması gerek!”
Genç kadın hâlâ tereddüt ediyordu. Bayan Vang, uzun piposunun ucuyla onun koluna vurarak;
“Haydi git… Git artık!” diye bağırdı.
Gelini istemeye istemeye yaşlı kadının yanından ayrıldı. Uçaklar o kadar çok gürültü yapıyorlardı ki, hiç kimse birbirinin ne söylediğini anlamıyordu.
Birkaç dakika içinde köyde sağlam ev kalmamıştı. Samandan damlar, eski kamış kolonlar bir anda tutuştular. Tüm köylü, karşı yakadaki tarlalarda bekleşip duruyor, yükselen alevlere bakıyordu. Yaşlı Bayan Vang’a uzaktan bağırarak yanlarına gelmesini isteyenlere yaşlı kadın; “Geliyorum… Geliyorum,” diye gülerek yanıt vermiş, ama yerinden kımıldamamıştı.
Uzun süre, tek başına oturduğu yerden, eşine az rastlanır bir manzara seyretti. Çünkü ufukta başka renkte uçaklar belirmiş ve yeni gelenler eskilere saldırmıştı. Bu sırada güneş, buğday tarlalarının üstünde altın kursunu göstermeye başlamıştı. Uçaklar, pırıl pırıl bir semada durmaksızın dönüyorlar, pike yapıyorlar, birbirlerinin üzerine atılıp rakiplerini devirmek için kurşun yağdırıyorlardı.
Bayan Vang, gösteri sona erdikten sonra, köy içinde ufak bir gezinti yapmayı aklına koydu. Aslında köyde sağlam tek bir ev bile kalmamıştı. Ötede beride, bir duvar ya da yıkık bir kümes parçası dikkati çekiyordu. Bulunduğu yerden ise kendi evi görünmüyordu.
Köyün bu yıkıntılı hali onu pek de hayrete düşürmemişti. Bir zamanlar çapulcular köyü yağma etmişler ve çok sayıda evi ateşe vermişlerdi; yine de parlak gümüş kuşların gökyüzünde dolaşıp çevreye ateş açmaları görülmemiş bir olaydı. Bayan Vang, bu parlak şeylerin ne olduğunu, hangi sihirli yöntemlerle havada asılı durduklarını bir türlü anlamıyordu.
Oturduğu yerde bir süreliğine sabit kaldı. Karnı acıkmış olmakla birlikte, gördüğü olağanüstü manzarayla o kadar çok ilgileniyordu ki, yerinden kalkmak bile istemiyordu.
Kendi kendine;
“Bu kuşlardan birini yakından görmeyi çok arzu ederdim,” diye söylendi.
Kuşun düştüğü yer, Küçük Domuz’un bir gün evvel bakla ekmek için çapaladığı tarlaydı. Az sonra gökyüzünde hiç uçak kalmamış, var olanlar da uzaklaşıp gitmişlerdi. Bayan Vang, köye düşen uçakla ilgilenebilecek tek kişiydi.
Uçağı yakından görmek amacıyla yavaşça oturduğu yerden kalktı. Onun yaşında bir insanın dünya yüzünde korkacak bir şeyi olmadığını kendi kendine söylenip duruyordu. Bambu piposu elinde, ağır ve küçük adımlarla tarlanın içine daldı. Serseri üç köpek, korkunç gürültüleri takip eden derin sessizlikten ürkerek onun arkasından gitti. Uçağa yaklaştıklarında yüksek sesle havlamaya başladılar. Bayan Vang, köpekleri susturmak için onlara piposuyla vurdu.
“Yetişir havladığınız,” dedi. “Kulaklarım ağrıyor…”
Piposuyla uçağa birkaç kez dokunduktan sonra, köpeklere dönerek;
“Maden…” dedi. “Hem de gümüşten!”
Gözünün önünde, bütün köyü zengin edecek kadar bir servetin yattığını düşündü.
Uçağın çevresinde bir tur attı; her tarafını dikkatli bir gözle kontrol etti. Acaba nasıl uçuyordu? Bu sessiz ve hareketsiz haliyle ölü bir ejderhadan farkı yoktu. Uçağın iki kanadının ortasında küçük bölüme yaklaştığında, köşede büzülmüş gibi duran genç bir adam gördü.
Köpekler yeniden hırlamaya başladılar. Bayan Vang onlara vurdu, onlar da geriye çekildiler. Ardından, genç adama dönerek nazik bir tavırla;
“Öldünüz mü?” diye sordu.
Genç adam kımıldadı, fakat tek kelime etmedi. Yaşlı kadın onun üzerine doğru eğildi, yan tarafının kanlar içinde olduğunu gördü.
“Yaralı!” diye söylendi.
Bileğini tuttu; teni sıcak fakat hareketsizdi. Yüzüne baktı; adam siyah saçlı ve esmer deriliydi. Bununla birlikte, hiç de Çinliye benzer bir hali yoktu.
“Buradan çıkınız,” dedi. “Hemen size şifalı otlardan bir yakı yapayım!..”
Genç adam, anlaşılmaz birkaç kelime mırıldandı.
Yaşlı kadın bu kez;
“Neler söylüyorsunuz?” diye sordu, fakat adamdan yanıt alamadı.
Bayan Vang, kendini yeterli derecede güçlü hissettiğinden olacak, genç adamı sürükleye sürükleye uçağın dışına çıkardı. Bir ara yorgunluktan soluğu duracak gibi oldu, neyse ki adam küçük ve ince yapılıydı. Ayağa kaldırmak için uğraştıysa da bu çabaları sonuçsuz kaldı. Önce biraz gayret gösteren adam, daha sonra sendelemiş, düşmemek için sarıldığı yaşlı kadınla birlikte yere kapanmıştı.
Yaşlı kadın;
“Yürüyebilirseniz…” dedi. “Sizi evime kadar götüreyim. Umarım yerinde duruyordur.”
Genç adam bu kez, sözcükleri teker teker vurgulayarak bir şeyler söyledi. Bayan Vang işitti, ama bir şey anlamadı. Kollarını iki yana açarak, gözlerini yaralıya dikti.
“Ne diyorsunuz? Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
Adam eliyle köpekleri gösterdi. Hayvanlar, ısırmaya hazırlanıyormuşçasına hırlamaya başlamışlardı. Yeniden bir şeyler söylemek istiyormuş gibi ağzını açtı, fakat söyleyemedi; köpekler üzerine saldırmışlardı.
Bayan Vang hayvanları kovalayarak;
“Defolun!” diye bağırdı. “Dokunmayın ona…”
Köpekler uzaklaştıktan sonra, kendisinden umulmayacak bir güçle yaralıyı sırtına aldı. Ağırlığı altında iki yana yalpa vura vura onu köyün yıkıntılarına kadar taşıdı. Sokağının başına geldiğinde gücü tükendi; yere yatırdı. Evinden geriye ne kaldığını anlamak için, köpekleri de yanına alarak eve doğru yürümeye başladı.
Tahmin edileceği gibi, evinden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Yılların alışkanlığı olmasa, onu bile bulmak zor olacaktı. Çevresine boş gözlerle bakındı. Neyse ki set, mucize kabilinden sağlam kalmıştı. Evi ileride inşa etmek zor değildi; fakat o zamana kadar nerede barınacaklardı?
Bayan Vang, yaralının yanına tekrar geri döndü. Onu bıraktığı halde buldu. Genç adam solgun bir benizle yatıyor ve hızlı hızlı soluk alıyordu. Kurtarıcısının yaklaştığını görünce, yavaş hareketlerle doğrulmaya çalıştı. Cebinden ufak bir çanta ile çantanın içinden bir şişe ve sargı bezleri çıkardı. Söylediği kelimeleri Bayan Vang yine anlamadı; fakat işaretlerinden su istediğini keşfetti. Sokakta yarısı kırık bir testi buldu; testiyi nehir suyuyla doldurdu; yarayı yıkadı ve sardı. Genç adam, anlaşılmaz diliyle, yaraya bandaj sarmanın yöntemlerini tarif etmeye çalışıyordu, ama Bayan Vang, söylediklerinin tek kelimesini bile anlamıyordu.
Bayan Vang, böyle konuşmanın yanı sıra, yaralıya cesaret vermek amacıyla da gülümsüyordu. Genç adamın kederli ve somurtkan yüzü ise ifadesizdi.
Yaşlı kadın içten bir gülümsemeyle;
“Yiyecek bir şeyler bulsaydık ne iyi olurdu, değil mi?” diye sordu.
Adam hiç yanıt vermedi. Sırtüstü yatmış, gözlerini gökyüzüne dikmiş, güçlükle soluk alıyordu.
Bayan Vang, fırıncı akrabasının dükkânında taze ekmek bulabilme olasılığını düşündü. Bulacağı ekmek, ne kadar tozlu olursa olsun, herhalde yenilebilecek durumda bir ekmek olacaktı. Fırına kadar gitmeye karar verdi. Hareket etmeden önce, yaralı adamı seddin yakınında, büyüme sürecinde olan bir söğüt ağacının gölgesine sürükledi. Sonra oradan ayrıldı. Köpekler peşi sıra yürümeye davrandılar.
Fırın harap bir durumda ve bomboştu. İlk bakışta Bayan Vang, bir enkaz yığınından başka bir şey göremedi. Sonra ocağın, henüz yıkılmamış fırın kapısının yanına inşa edilmiş olduğunu hatırladı. Kapının eşiğinde durarak, bir elini tahtaların arasına soktu. Parmakları demirden bir şeye değdi; bu ocak kapağı olacaktı. Kapağın ardında, pişmiş birkaç ekmeğin bulunduğundan şüphe etmiyordu. Canı biraz yansa da, kapağı aralamaya muvaffak oldu. Biraz daha zorlayınca, toz toprak içinde kalmış bir sürü ekmek çıktı ortaya. Dört tanesini yanına aldı.
“Benim gibi ihtiyar bir kadınla kolay kolay başa çıkılmaz…” diyerek, kendi kendine iltifat etti.
Sedde dönüş yolunda, ekmeğin birini yedi. Ahh! Bir baş sarımsakla bir bardak da çay olsaydı! Fakat bu kadar nimeti bir arada istemek pek fazla olacaktı.
Tam o sırada Bayan Vang, bazı konuşma sesleri duydu. Nereden geldikleri bilinmeyen askerler, seddin alt bölümünde gözleri kapalı yatmakta olan yaralının çevresini sarmışlardı.
İçlerinden biri bağırdı:
“Bu Japon’u nerede buldun, büyükanne?”
“Hangi Japon’u?”
“Bu adam Japon’dur!”
“Japon mu? Ama tıpkı bize benziyor… Gözleri siyah, derisi…”
Askerler;
“Bu adam Japon askeridir, büyükanne!” diye üsteleyerek bağırdılar.
Bayan Vang, şaşkın bir tavırla;
“Buraya gökten düştü,” dedi.
İçlerinden biri emretti:
“O ekmekleri bana verin!”
“Alın… Fakat bir tanesini ona vereceğim.”
“Bu maymun herife taze ekmek… Öyle mi?”
“Onun da karnı aç olsa gerek…”
Bayan Vang, öteden beri askerleri sevmezdi. Yeni gelen bu askerlere de hoş bir nazarla bakmıyordu.
“Buraya ne yapmaya geldiniz?” dedi. “Bizim köyümüzde hiçbir dönem vukuat olmamıştır.”
Askerler kahkahayla güldüler. Kirli sakallı biri;
Bayan Vang;
“Doğrudur,” diye onayladı. “Fakat niçin yaptılar… Bunu anlamıyorum.”
“Topraklarımızı almak istiyorlar.”
“Topraklarımızı mı? Fakat bunun olanağı yok!”
Askerler hep bir ağızdan bağırdılar:
“Hiçbir zaman da alamayacaklar!”
Askerler bir taraftan kendi aralarında konuşur ve aralarında paylaştıkları ekmeği yerken, diğer taraftan doğu ufkunu gözlüyorlardı.
Bayan Vang;
“Niçin o tarafa bakıyorsunuz?” diye sordu.
“Japonlar o taraftan gelirler…”
“Siz onlardan kaçıyor musunuz?”
“Biz bir avuç insanız… Onlara karşı duramayız. İki gün önce Pao-An köyünü savunurken…”
Bayan Vang sözlerini keserek;
“Bilirim,” dedi. “O köy benim doğduğum köydür. Büyük caddesinde çay evi işleten ihtiyar Pao nasıldır acaba? O benim kardeşimdir…”
“Orada herkes öldü. Japonlar bizi köyden kaçırttılar. Büyük orduları, tankları, topları vardı. Biz nasıl karşı koyabilirdik ki?”
Bayan Vang, aldığı kötü haber nedeniyle sarsılmıştı. Demek, son kalan kardeşi de ölmüştü. Tüm ailede kendisinden başka sağ kalan kimse kalmamıştı.
Biri dışında, diğer askerler yaşlı kadını yalnız bırakarak oradan ayrıldılar. Giderken de;
“Kara cüceler neredeyse gelirler,” dediler. “Bizim buralarda kalmamız doğru olmaz.”
Geride kalan asker ise, kapanmış gözleriyle yerde yatan ve kımıldamayan yaralıya bakarak;
“Ölmüş mü?” diye sordu.
Yanıtı beklemeksizin, kemerinden bir bıçak çekerek;
“Ölmüş olsun ya da olmasın, birkaç yerinden deleceğim,” dedi.
Ancak, Bayan Vang onu kolundan tuttu ve hâkim bir tavırla;
Asker gülerek;
“Herhalde ölmüştür,” dedi ve uzaklaşan arkadaşlarına yetişmek için arkalarından koşmaya başladı.
Bayan Vang, yaralı adama ilgiyle baktı. Demek bu genç adam, bir Japon askeriydi. Çok gençti, hatta çocuk denilebilecek kadar gençti. Hareketsiz sarkan eli, henüz tam oluşmamıştı. Nabzını tuttu, artık atmıyordu. Eğildi, onun için ayırdığı ekmeği dudaklarının üstüne koydu.
Yüksek sesle;
“Ye!” diye bağırdı. “Ekmektir bu!”
Yanıt alamadı. Kuşkusuz, ekmek aramak için fırına gittiği sırada ölmüştü.
Bayan Vang, elindeki ekmeği sonuna kadar yedi. Sonra, Küçük Domuz’un, karısının ve diğer köylülerin yanına gitmeyi düşündü.
Güneş yükseliyor, hava giderek ısınıyordu. Artık yola çıkmak zamanıydı. Tutacağı yönü kararlaştırmak amacıyla seddin tepesine çıkması gerekiyordu. Çünkü köylülerin oradan batıya doğru gittiklerini görmüştü.
Bayan Vang, önünde uzanan geniş ufka baktı. Kalabalık bir grubu uzaktan da olsa seçmesi mümkündü. Bu nedenle, tüm köylülerin toplandıklarını tahmin ettiği komşu köye doğru gözlerini çevirdi. Evet, oradaydılar; yola çıkmaya hazırlandı.
Seddin tepesinde, serin ve keskin bir rüzgâr esiyordu. Bayan Vang, geçmiş birkaç saat içinde nehrin çok kabarmış olduğunu görerek titredi. Kaşlarını çattı ve sert bir sesle;
Bayan Vang önce eğildi, yanaklarını ve bileklerini nehirde yıkadı. Su soğuktu; şu halde, bir yerlere yağmur yağmış olacaktı. Sonra doğruldu ve gideceği yöne doğru baktı. Batıda yer alan geniş ova oldukça ıssız görünüyordu. Sadece birkaç küçük grubun, gitmeyi düşündüğü köy yönünde hareket ettiğini gördü. Artık fazla gecikmeden yola koyulması gerekiyordu; Küçük Domuz’u ve sevgili gelinini daha çok bekletmesi uygun olmayacaktı.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Sedden aşağı indiği sırada, doğu yönünden kalkmış bir toz bulutu Bayan Vang’ın dikkatini çekti. Merak etti; ne olduğunu anlamak için durdu. Gördüğü, birtakım siyah noktalar ve asıl tozu kaldıran parlak nesnelerdi. Sürekli hareket halinde olan bu noktaların, Japon ordusundan başka bir şey olmadığını hemen anladı. Üstlerinde ise, gümüş renkli uçaklar, kendilerine av arayan yırtıcı kuşlar gibi uçuşuyordu.
Bayan Vang;
“Bunlar kimi öldürecekler?” diye kendi kendine söylendi. “Beni, Küçük Domuz’u ve karısını! Başka hiç kimse kalmadı ailemden… Kardeşimi de öldürdüler…”
Birdenbire, kardeşi Pao’nun ölümünü hatırladı ve titredi. Pao’nun dükkânı ne kadar da temizdi! Çay servisi, et yemekleri mükemmeldi; fiyatları da hep aynı kalırdı. Kendisi de çok iyi bir adamdı; acaba karısı ve yedi çocuğuna neler olmuştu? Kuşkusuz ki, onları da öldürmüşlerdi. Japon askerleri onları öldürdükten sonra, şimdi de kendisini arıyorlardı. Seddin tepesinde dikildiği sürece onu da göreceklerdi.
Bayan Vang, toprak merdiveni aceleyle inmeye başladı. Yolun yarısına geldiğinde, seddin kapaklarını düşündü. Öteden beri köyüne felâketler yağdıran bu ihtiyar nehir, geçmiş günahlarını telafi edecek hayırlı bir iş yapamaz mıydı? Sular gitgide kabarıyordu. Çevresini sele boğması için kapısını kırmak yeterli olacaktı.
Birkaç saniye durakladı; kafasından onlarca düşünce geçiyordu. Böyle bir şey olabilir miydi? Genç Japon’un cesedini suların sürüklemesine bir türlü gönlü razı olmuyordu. Japon sevimli bir çocuktu; o nedenle de vücudunun delik deşik edilmesine engel olmuştu. Gerçi hayatını kurtaramamıştı, ama sağ kalsaydı şüphesiz yine kurtarmak için çaba göstermekten kaçınmayacaktı.
Yaşlı kadın, genç askerin cesedini seddin tepesine kadar sürükledi; sonra yeniden nehrin kıyısına indi.
Set kapaklarının nasıl açılacağını çok iyi biliyordu. Çocuklar bile, tarla sulama dönemlerinde bu işlemi tek başlarına yapabiliyorlardı. Ancak Bayan Vang, seddin tüm kapaklarını hep birlikte açma yöntemini onlardan daha iyi bilirdi. Sadece onu düşündüren, azgın sel sularından kendini kurtarabilecek süreyi bulabilmesi, gerektiği kadar hızlı davranmayı becerebilmesiydi.
“Pöhh!” diye söylendi kendi kendine. “İhtiyarladım… Yeteri kadar yaşadım sayılır!”
Bir dakika daha düşündü. Bu durumda, Küçük Domuz’un karısının doğuracağı bebeği göremeyecekti. İnsan her şeyi görebilir miydi? Yaşamı hayli uzun sürmüştü… Nasıl olsa bir gün ölümle karşı karşıya kalmayacak mıydı?
Doğu yönüne baktığında, ilerleyen orduyu daha belirgin bir tarzda gördü. Uzun bir hat boyunca binlerce kıvılcım parlıyordu. Seddin kapaklarını açacak olursa, sular işgalcilerin üzerine atılacak, ordunun önünde geçilmez bir engel teşkil edecek ve belki de tüm işgalciler boğulup gidecekti.
Japon ordusunun, oğlu Küçük Domuz’a ve karısına yaklaşmasına izin mi verecekti? Torunları onu elbette hatırlayacaklar ve yaptığı bu iş nedeniyle hayırla anacaklardı.
Metin adımlarla seddin ana kapağına doğru yürüdü. Savaş bu muydu? Kimi uçak, kimi tüfekle savaşa giriyordu; kötü kalpli Sarı Nehir ise, şimdi onun silahı olacaktı!
Yosun tutmuş büyük tahta takozlardan birini söktü. Seddin ardında kalan sular hızla hareketlenmeye başladı. Tüm seddin yıkılması için öteki takozun da sökülmesi gerekiyordu.
Bayan Vang hemen işe koyuldu. Bu biraz zor olacağa benziyordu.
Sonunda takoz yerinden oynadı ve fazla direnmeden söküldü. Tüm set, boylu boyunca yıkıldı.
Çok geçmeden sular onu yakaladı, göklere yükseltti. Dört bir yanını sarmış halde, yaşlı bedenini sevinçle, neşeyle öteye beriye sürükledi. İhtiyar Şeytan, yaşlı Bayan Vang’ı sarıp sarmaladı, sinesinde gizledi… İkisi birlikte tek silah oldu…
***SON***
Alt Bilgi Notları:
(1)Araf: Cennetle cehennem arasında bir yer. Ölen kişilerin, iki taraftan birine gitmeden önce seçilip ayıklandıkları ara bölge. Bu inanış, İslâm inancında olduğu gibi, Budizm inancında da aynen kabul görmüştür.
Yazan: Pearl S. Buck
Çeviren: Davut Yılmaz Tekin

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s