Yükseldikçe Neyi Yalnış Yapıyoruz?

Psikolog Paul Biff, maddi ve manevi olarak kendini zengin hisseden kişilerin davranışlarındaki değişimi gözlemleyebilmek için Berkley Üniversitesinde bir deney yapmış. Deneyde bir odada tesadüfen seçilen iki kişi Monopoly oynuyor. Yalnız tek bir fark var: oyunculardan birisi, diğerine oranla 2 kat daha fazla parayla başlıyor oyuna ve tek zar değil iki zar atıyor. Böylece daha fazla gayrimenkul alıp, oyun tahtasında iki el oynama hakkı kazanıyor. Yani diğer oyuncuya oranla bariz daha avantajlı bir durumda. Oyunun tamamı gizli kamerayla izleniyor ve çeşitli gözlemler yapılıyor.

Gözlemler şu şekilde:

  • Zengin oyuncu, piyonunu oyun tahtasına daha sert vurmaya başlıyor.  Sevinçlerini ve başarılarını güç gösterilerine dönüştürüyor ve rakibi karşısında dominant bir tavır sergiliyor.
  • Zengin oyuncu, diğer oyuncuya karşı daha kaba olmaya, onun kötü durumuna karşı daha az hassas olmaya başlıyor.
  • Oyun bittikten sonra oyuncuların yorumları istendiğinde, zengin oyuncu başlangıçtaki bariz avantajından ziyade bu oyunu nasıl iyi oynadığını ve başarı taktiklerini paylaşıyor. Başlangıçtaki avantajını (daha fazla parayla ve daha çok zarla başlamasını) neredeyse tamamiyle görmezden geliyor.

Bu basit monopoly deneyi, aslında kişinin tüm toplum hiyerarşisinde üste çıktıkça değişen davranışları için ideal bir metafor olarak kullanılıyor. Toplumda bazı insanların daha iyi bir geliri ve daha iyi bir ünvanı var, birçoklarının da tam tersi. Kişilerin maddi ve manevi değeri arttıkça, merhamet ve empati duygusu azalıyor, bu duyguların yerini kişisel tatmin ve kişisel çıkar alıyor. Maddi ve manevi olarak daha üstte konumlanan kişiler deneylerde daha çok tüketiyor, kuralları daha çok çiğniyor ve durumu daha kötü olanlara göre daha az paylaşıyorlar.

Bu deney aslında kişinin kariyer yaşamınındaki değişiklikleri anlamamız için de bize yardımcı oluyor. Çoğu beyaz yakalı, yükseldikçe, daha çok para kazandıkça ve daha itibarlı bir ünvana sahip oldukça değişiyor, eskiyi unutuyor ve egosuna yenik düşüyor. Bu hepimizin belki kendinde belki kendi yöneticisinde sıklıkla gördüğü bir durum.  Peki neyi yanlış yapıyoruz? Yükseldikçe içine girdiğimiz o sahte egemenlik dünyası bizi nasıl bir insan olmaya zorluyor? Bundan nasıl kurtulabiliriz? Buyrun;

 
  • Yükseldikçe kendinizle şirket arasında, kendinizle ekip arasında görünmez duvarlar örüyorsunuz. Onları anlamaktan uzaklaşıyor, dinlemeyi reddediyorsunuz. Kendi bildiğinizi okuyor, kendi istediklerinizi şart koşuyorsunuz. Halbuki ne farkınız var aldığınız para ve yüklendiğiniz sorumluluk dışında? Daha dün onlarla aynı çayı aynı odada içmiyor muydunuz? Bu tür ego duvarları ekiple, şirketle sizi uzaklaştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Kendinize gelin ve onlardan biri olduğunuzu onlara hissettirin. Onlarla zaman geçirin, dinleyin, anlayın. Onları konuşturun. Sadece işten değil hayattan, aile yaşamından bahsedin, ne kadar çok paylaşırlarsa o kadar yakın hissederler.
  • Yükseldikçe geldiğiniz yeri unutuyor, içinden çıktığınız ekibi küçümsemeye daha meyilli oluyorsunuz. Aralarında yükselen siz olduğunuz için, onları başarısız ilan ediyorsunuz. Bu sizin cümlelerimize, vücut dilinize ve tavırlarınıza yansıyor, kendinizi soyutluyorsunuz. Bu iletişimi zorlaştırıyor. Fikir sorulan, yönlendirme istenen, destek beklenen bir yöneticiden ziyade korkulan, konuşulmayan, köşe bucak kaçılan bir yöneticiye evriliyorsunuz. Bu sizin takım anlayışınızı daha oluşmadan bozuyor, beraber hareket edemiyorsunuz. İyi yönetici tüm takımını bir arada güçlü bir şekilde tutandır. Bunun da ilk adımı yöneticiden, liderden başlar. İletişimi olabildiğince yükseltmeli, kendinizi onların takım arkadaşı olarak konumlandırmalısınız. Her daim destek olan, fikir sorulan ve yönlendiren yönetici olmalısınız.
  • Yükseldikçe gereksiz güç gösterilerine ve otoriter davranışlara daha meyilli hale geliyorsunuz. Karşı tarafı dinlemeden bağırmaya başlıyor, mantıktan uzak isteklerle baskıcı bir hale dönüşüyorsunuz. Sadece ve sadece siz onların yöneticisisiniz  diye kabul edilmesi mümkün olmayan şeylerin astlarınızca kabul edilmesi gerektiğini düşünüp tersi olunca sinirleniyorsunuz. Sakin olun, ekibinizin her şeyi siz istiyorsunuz diye kabul etmesi gerekmiyor. Onların da kendi akıl süzgeci var. Eğer kafalarına yatmayan bir şey varsa muhalefet etmelerine izin verin. Bu ileride yaşanacak zamansız öfke patlamalarını da biriktirmez ve takımı rahatlatır. Sizi de egolarından sıyrılmış ve takımına güvenen biri yapar. Bu şekilde ilerleyen bir takım çok daha etkili ve proaktif olur. Siz tepede onlara yolu gösteren değil, ekibin en önünde onlarla o yolda yürüyen olmalısınız.
  • Yükseldikçe kendi doğrularınız sizin için tartışılmaz oluyor. Hiçbir geribildirimi kabul etmez hale geliyorsunuz. ‘Yönettiğim kişilerden geribildirim alacak değilim, ne de olsa onların yöneticisiyim!’ şeklinde bir düşünce yapısına bürünüyor ve değişimi inkar ediyorsunuz. Değişmeyen takımlar eninde sonunda zayıflar ve yok olur. En iyi değişim ise takımın içinden gelendir, bunun için de sizin ekibe ve takıma bu fırsatı vermeniz gerekiyor.  Sürekli geribildirime inanın, herkesin bir fikri vardır. 5M2’lik bakkal yöneten Ali Amca da, büyük bir şirketin CEO’su kadar ‘stok devir hızı’ nedir bilir, ‘müşteri memnuniyeti nasıl sağlanır’ bilir. Herkesin herkesten öğreneceği şeyler var, buna açık olun.
  • Yükseldikçe kontrol manyağı oluyorsunuz. Sizden başka kimse başarılı olamayacakmış gibi, sizden başka kimse o işi iyi şekilde takip edemeyecekmiş ve sonuçlandıramayacakmış gibi düşünüyorsunuz. Bu da ekibinizdeki iş tatminini sıfıra indiriyor. Bencilliği bırakın ve delegasyon yapın, sorumluluk verin. Uzaktan takip edin ve sonucu tartışın. Varacağı hedefi gösterin, gideceği yola ve o yolu yürüyüşüne karışmayın. Karışmayın ki kendini geliştirebilsin. İşi bitirdiğinde manevi olarak tatmin olsun, daha büyük sorumluluklar için kendini hazır hissetsin. İnsiyatif aldırın. Sürekli kontrol çalışanın tüm motivasyonunu bozar, kendini aracı bir eleman olarak görmesine yol açar.
  • Yükseldikçe başarıyı sahiplenmekte daha acımasız oluyorsunuz. Bunun bir ekip oyunuyla başarıldığını söylemeye korkuyorsunuz. ‘Biz yaptık’ değil ‘ben yaptım’ diyorsunuz. Ekibi dışlıyor ve başarıdan nemalanmaya çalışıyorsunuz. Halbuki satışta hiçbir iş tek başına yapılmaz, asıl tam tersi, tüm başarı sahada top koşturanlarındır. Siz oyunu yöneten kişisiniz, golü attıran kişisiniz. Golü atan siz değilsiniz. O yüzden başarıyı tüm takımınızla sahiplenin ve kutlayın. Bir başarı sonrası unutulan takımlar uzun vadede zarar görür, kin tutarlar. Eskisi gibi koşturmamaya başlarlar. Başarınızı anlatırken takımınızdan bahsedin, sunumlara onların resimlerini koyun. Hatta bırakın başarınızı siz değil takımınızdan biri anlatsın.

Çok bahsettim, çok yazdım. Aslında işin özeti, yukarıda saydığım yanılgılara düşmemek kişisel gelişimi ve hedefi sürekli ulaşılamayacak bir yere koymakta geçiyor. Çoğumuz güzel noktalara geldiğimizde ‘işte buradayım ve çok başarılıyım!’ şeklinde düşünüp başarı sarhoşluğunda yozlaşmaya başlıyoruz. Halbuki hedeflerimiz hep taze ve ileride olsa bu şekilde düşünmekten ziyade oraya nasıl ulaşacağımızı düşünüp kendimizi geliştirmeye devam edebiliriz. Tam da Michelangelo’nun dediği gibi, “bizler için en önemli tehlike, hedefimizin çok yukarıda ve ulaşması zor bir yerde olması değil, hedefimizin çok yakında ve kolay ulaşılabilir olmasıdır”.

 

Not: Bu güzel konuşmanın tamamını izlemek için BURAYAtıklamanız yeterli.

Alıntıdır.http://www.banaisbul.com/yukseldikce-neyi-yanlis-yapiyoruz/

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s