Sıkı Can…

Blog yazmak ile yazmamak arasında gidip geliyorum.. Aslında her yazmak isteyen kişi gibi içimde o kadar çok yazmak istediğim konuyu barındırıyorum ki.. Acaba hangisinden başlasam diye karar verememenin sonucu da bir müddet sonra savsaklamak, yazmaktan vazgeçmek, ulen yazıyoruz de oluyor diye kendini ikna etmek şeklinde geri dönüyor. Neyse bugün bari el atmışken biraz yazmak bana iyi gelecek gibi görünüyor..

Bu aralar kafa yapımızın asla ve kat’a (bu lafa bayılıyorum bu arada) uyuşmayacağı kişilerle yaşamak, aynı havayı solumak, çalışmak, birlikte olmak zorunda olmamızın sonuçlarını sorguluyorum sürekli olarak.. Acaba üteopik bir düşünce olsa da kendim gibi, bana benzeyen, benim gibi düşünen, kafasının içindeki dünya görüşü savuşturmak, geçiştirmek üzerine değil de üretmek üzerine kurulu kişilerden oluşan küçük bir topluluk olsak nasıl olurdu.. Çevreme baktığım zaman çok boğuluyorum, bunun için haftasonu gelip yalnızx çalıştığım zaman hem daha verimli hem de daha iyi iş çıkarabiliyorum. Çünkü çevredeki bir ton amaçsız, dünyada sadece yer kaplamakla görevli bedenin arasında kendimi kalabalıklar arasında yalnız hissediyorum.. Tek dünya görüşü sıcak patatesi başkasının avucuna geçirmek olan, oh ulan bugün de mesaiyi doldurduk şeklinde düşünen kişilerle ne gibi bir işim olabilir ki diyorum kendime.. Aslında bu düşünce haricinde düşüncesi olan, en azından bu düşüncenin ağırlıkta olmadığı bir yer bulsam gideceğim ama öyle bir yer yok maalesef. İşin içine insan kavramı girdiğinde bu maalesef bir zorunuluk olarak karşımıza çıkıyor, çıkmak zorunda kalıyor.

Normal şartlarda doğa ile akıl arasında bir uygunluk olduğunu ve akılsal yapıda olan bu doğayı aklın rahatlıkla kavrayabileceği gerçeğini düşününce benim aklımda mı bir problem var, yoksa insanların davranışları mı doğaya uygun değil bir türlü anlam veremiyorum.. Tam bu düşünceler içerisinde iken “self motivated” bir kişi olarak birkaç gün kendimi düzeltiyorum, bir süre sonra üretimden gelen gücüm daha ağır basıyor ve yine düzene itiraz, olmayan boşluk, ak saç şeklindeki otoriteyi sorgulamak şeklinde daha da artan bir gerilim ve stres ile bana geri dönüyor.

Bu noktadan hareket ettiğimde bana bir anda farklı ufuklar açan Michael J. Gelb’in Leonardo da Vinci gibi Düşünmek – Yedi Adımda Deha kitabına rastladım.. Kitabı ilk incelediğimde Önsöz’de yer alan “Ölümsüz Güzelliğin Dokunuşu” sözünün üzerine bile bir kitap yazılabileceğini düşündüm.. Önsöz’de Leonardo’nun en çok sevdiği imgelerden biri durgun su birikintisine atılan bir taşın yarattığı halka şeklindeki dalgacıklar olduğu, hayatının ise zaman birikintisine rastgele atılan değerli bir taş, onun deha halkalarının ise sonsuza kadar su yüzeyinde dalgalanacağı şeklinde devam ediyordu..

Sonra düşünmeye başlıyor insan, 500 sene önce ortaya çıkan bir deha ile ilgili hala tartışmalar devam ediyor.. Dehasının ölçeği ve derinliği halen anlaşılamıyor.. Dokunduğu herşeye ölümsüz bir güzellik katan biri.. Günümüzde çoğu insan ise sonsuz gibi görünen bir koşuşturma içerisinde tek derdi ev, araba, para, ün.. Ne kadar komik geliyor insana.. Bu konuyu biraz daha düşündürecek olan Stephen Spender’dan bir şiir ile bu yazıyı sonlandırmak herhalde uygun olacak..

Sık sık gerçekten büyük olanları düşünürüm.
Güneşten saatli, sonsuz ve
şarkı söyleyen ışık koridorları boyunca,
Ana rahminden beri, ruhun tarihini anımsayanları.
Büyük amaçları, hala kızgın dudaklarıyla
Baştan ayağa şarkılara bürünmüş olan ruhu
anlatmaktır.
Ve bahar dallarında çiçek açmış arzuları toplayanları;
Kıymetli olan hiç unutulmaz.
Eski dünyaların kayalarını delip geçen
Gençlik çeşmesinden akan kanın sevinci.
Ne sıradan güçışığından alınan zevki
Ne ağırbaşlı akşamın aşk arzusunu reddet;
Ne de o koşuşturmacanın ruhun yeni açmış çiçeğini
Gürültü ve toz dumanla boğup öldürmesine izin ver.
Karlı tepelerin, güneşin orada, en yüksek yerde
Bak nasıl karşılıyor isimleri
Dalganan çimenler,
Beyaz bulut katarları,
Ve dinleyen göğe fısıldayan rüzgar.
Hayatları boyunca hayat için savaşmışların,
Kalplerinde ateş yananların isimlerini.
Ulaşmak istedikleri gün doğumunu göremeyenleri
Ve parlak gökyüzüne imzalarını atanları.

Görülmemiş derecede gürültülü, kirli ve hızlı bir dünyada yaşıyoruz. Ama siz de güneşte doğdunuz ve ona doğru yürüyorsunuz. E hadi, yola çıkma vakti…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s