Yağmur Mektubu – Ece Temelkuran

Okurken şunu dinlerseniz daha iyi olur gibi geliyor bana:

http://grooveshark.com/#/s/Ha+Ha/1IsjAp?src=5
Kendisi Emiliana Torrino olur.

***
Azizim,
Yıldızlarla meselesi olan kadınların dediklerine bakılırsa Pluto da girmiş işin içine, gökyüzü çok kızgınmış. Hiçbir şey yapmadan öylece durmak gerekiyormuş. Benimse içimden sadece sana mektup yazmak geliyor. Çünkü yağmur yağıyor, bu kadar basit. Çünkü içimizi yıkamamız lazım hazır böyle yağarken gökyüzü…

Denizkızlarının milyonlarca kez çoğalmış küçük kızları olabilir yağmur damlaları. Yoksa nasıl böyle deryada aşkını arayan denizciler gibi uykuda bizi bugünden kurtaracak bir rüyanın peşine düşerdik…

Bir ruhu bir diğerine akıtacak bir mektup yazmak fikri en az bir çocuğun intihar ederek anne ve babasını cezalandırmayı hayal etmesi kadar çocukçadır, bilirsin. Ama böyle günlerde ruhumuzu bir diğerine akıtmazsak, en azından nafile de olsa bunu denemezsek ölecekmişiz gibi geliyor bana. Firewater’ın Electric City Shine şarkısında ifade ettiği üzere “You don’t have to be a poet to die/ It is the little things that kill you” (Ölmek için illa şair olmak gerekmez/ O küçük şeylerdir seni öldüren) Yani hiçbir şey yapmamamız gereken günlerde bence birbirimize mektuplar yazmalıyız. Konuşmanın tehlikeli olduğu günlerde sadece şarkılar yollamalıyız birbirimize. Nina Simone’den Lilac Wine’ı gönderiyorum ben de sana azizim, hayrını gör. (http://grooveshark.com/#/s/Lilac+Wine/1xyERt?src=5)

Düşünüyorum da azizim,
Mecburuz yağmur yağarken aşkı düşünmeye, biliyorsun. Karar verdim ki bu yağmurda içimizde bir yerde bir hayalet var. Hiçbir zaman durup tam olarak görmeye çalışmadığımız bir hayalet, bir ruh. Bir rüyaya geri dönmeye çalışırken uyur uyanık nasıl içimizi zorlarsak, o ruhu tarif etmeye çalışmak da o kadar. Biz birine değil, bu içimizde farkına varmadan kurmuş olduğumuz ruha aşığız aslında. Bütün yaralarımızdan, bütün sevinçlerimizden, bütün zayıflık ve bütün hayallerimizden ve bu bütün şeyleri tedavi edecek devalardan oluşturduğumuz birisi bu içimizdeki. Biçimsiz bir fikir olarak orada duruyor. İçimizde taşıdığımız bu biçimsiz fikri, bu cismi olmayan ruhu koyacak bir yer arıyoruz biz. Onu yerleştirebileceğimiz ya da bu ruhu alıp giyinmeye rıza gösterecek bir gövde ile karşılaştığımızda başlıyor “aşık olmak” dediğimiz eylem, durum, bela. Olamamak ise… İnsan avucunun içinde bir kelebeği en şakacı haliyle ne kadar tutabilir ki?

Benim canım, iki gözüm,
Bir şeyler söylemek istiyorum sana. Ama işte tıpkı o içimdeki cismi olmayan, gövdesini bulamadığım kişi gibi tam diyecekken kaçıyor ipin ucu. Çünkü dün biri bana, tıpkı birinin günün birinde Murathan Mungan’a söylediği gibi şöyle dedi:

“Sen neye benziyorsun biliyor musun?”
Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç,
Hem keder veren gizli bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
Sis ışığa çıkmıştı.
Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
“Neye?” dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi, “Neye?”
“Bilardo toplarına.”
“Neden?” dedim.
“Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan…” (Bilardo Topları şiirinden)

Ertesi gün de böyle dehşetli bir yağmur yağınca azizim, dedim ki içimizi yıkamak lazım. Yazdım sana, yıkandım.

Gözlerinden azizim…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s