İnsan Olmak Üzerine…

insan olmak bir karardır. bir çok “insanın” tüm yaşamı boyunca üzerinde düşünmeye dahi çaba göstermediği bir karardır hem de. tabi “insan olmak üzerine düşünen ve doğru çıkarımlarda bulunan kişi ancak insan olmuştur” diye düşünmek büyük yanılgıdır. bir çoğumuz bu konu üzerine özellikle kafa yormadan hayatın bize sundukları, yaşamın ve insanların bize kazandırdıkları ve kaybettirdikleri neticesinde yaptığımız vicdan muhasebesi ile insan oluruz. hayatın kendisi öğretir zaten insan olmayı, ancak karar noktasında inisiyatif sizdedir. “hayat” derken kastettiğimiz aslında içinde bulunduğumuz toplum, sevdiklerimiz, bizi seven insanlar, sosyal konumumuz, ekonomik konumumuz ve içinde yetiştiğimiz kültür… vb. bir çok etkenin bileşkesidir esasında. insan olma sürecinde bizi etkileyen ve çoğu zaman bizi şekillendiren unsurlar bunlardır. insanı insan yapan toplum içinde yaşamasıdır.

robinson cruseo hikayelerine esin kaynağı olan gerçekten uzun yıllar ıssız adalarda yaşamış denizciler vardır. uzun süre tek başına, toplumdan ve medeniyetten uzakta yaşayan bir denizci zamanla yabanileşmiş, yıllar sonra adaya gelen insanlardan uzak durmuş, onları bölgesine tehdit olarak görmüştür. anlamlı cümlelerle konuşmayı uzun süre önce terk eden denizcinin, toplum yaşantısına geri dönebilmek için unuttuğu bir çok şeyi yeniden öğrenmesi ya da hatırlaması gerekmiştir.

90’lı yıllarda bir amerikalı gencin yaşadıkları toplumun insan yaşamandaki önemini tekrar gözler önüne serer. kısa yaşamı into the wild ismiyle filmleştirilen, topluma karşı derin bir yabancılaşma yaşayan christopher mccandless üniversiteyi bitirdikten sonra ailesini terk eder. toplumdan uzaklaşır, alaska’da terk edilmiş bir otobüs içinde tek başına yaşamaya başlar. yediği yaban meyvelerinden zehirlenerek trajik bir şekilde ölen mccandless’in son günlerinde günlüğüne yazdığı cümleler vurucudur; “mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir”. sevdiği insanlardan uzaklaşarak mutluluğu arayan christopher mutluluğun uzaklaştığı insanlarla anlamlı olduğunu keşfetmiştir.

insan olmak bir karardı. robinson ve mccandless örneklerinden yola çıkarak bu kararın ancak sosyal bir çevre içinde yaşadığımızda anlamlı olduğunu görüyoruz. bu noktada karşımıza önemli bir soru çıkıyor, peki ama nasıl bir insan olmak? insan olmak için şekil şartımız belli. homo sapiens olmak, sosyal bir çevrede yaşamak, sosyal kültür edinmek ve bu kültürü yorumlayarak bir yaşam biçimi oluşturmak. hemen hemen her insan iyi ya da kötü bu şartlara sahip oluyor. o halde bizim sorgulamamız gereken “nasıl bir insan olmak” olmalı.
ahmet selçuk ilhan’ın “insan olmak” isimli şiiri insan olmak için içimizdeki sevgiyi işaret eder;

durup durup bana sorma
bunu bilmek olay değil
insan doğduk insan ama
insan olmak kolay değil
***
kalpten başka bir yolu yok
aşktan başka bir dalı yok
kitabı yok okulu yok
insan olmak kolay değil
***
yüreğinde sevgi yoksa
gözlerinde şefkat yoksa
dünyalar da senin olsa
insan olmak kolay değil
***
neler gördük bu dünyada
neler verdik bu uğurda
sultan olmak kolaydı da
insan olmak kolay değil!

ahmet selçuk bu dizeleri ile insan olmanın aslında bir karar olduğunu vurguluyor. ilk dörtlükte insan olmak için insandan doğmanın yetmediğini söyleyen şair sonraki dörtlüklerde sırasıyla, eğitim, zenginlik ve mevki sahibi olmanın insan olmak için yeter olmadığını anlatıyor. gündelik yaşamımızda bunun örneklerini her gün farklı şekillerde gözlemleyebiliriz. iyi okullarda eğitim almış, saygın makamlara gelmiş ve bu aşamada servet edinmiş insanlar başarılı insanlar olarak kabul edilir toplumda. ancak bütün bunlara rağmen sürekli anlatılan bir kıssa vardır. bir baba oğluna kızar. o’na hiçbir zaman adam olamayacağını söyler. aradan zaman geçer, oğlu çalışır didinir, yüksek bir makamda servet sahibi olarak babasını çağırtır. babası artık tekrarlana tekrarlana anlamını yitirmiş olan meşhur “ben sana bunlara sahip olamazsın demedim, adam olamazsım dedim” tiradını çeker. adamdan kasıt insan olmaktan başka bir şey değildir.

insanı tanımlarken kullandığımız bir çok kelime var. iyi, kötü, dürüst, güvenilir, yalancı, ikiyüzlü, hoşsohbet, çıkarcı, insancıl, hırçın, kaba, mütevazı, bön, saf, temiz, aydın, tutucu, ince, zarif, düşünceli… bütün bu kelimeler insanın çevresine karşı tutumunu anlatır. insan olmak çevremize karşı nasıl davrandığımız ile ölçüldüğünden biz de bu ölçüte uygun normlarda kendimizi konumlandırmaya çabalarız çoğu zaman. bizden “beklenenler” vardır. kendimizi şekillendirirken bu beklentileri baz alırız. bu beklentiler çoğunluklu “toplum faydası” güden beklentilerdir. ortak yaşamı kolaylaştırmak üzerinedir. bu beklentiler zamanla evrilir. bu evrimler çoğunlukla değişen hayat standartları ile paralel gerçekleşir. ancak bazı miadı dolmuş beklentiler de dogma olarak varlığını sürdürür ve birey üzerinde baskı unsuru kullanılır. nasıl insan olmak sorusu bu noktada önem kazanır.

insan olmak, uyum demektir. içinde yaşadığımız toplumun adı konulmamış kurallarına uymak önemlidir. ancak bu kuralların değişmez, yıkılamaz ve mutlak doğrular olmadığının farkında olmak gerekir. uyum çoğu zaman insanların kemikleşmiş normlara bağlılığı ile ölçülür. halbuki uyum değişime ve yeniliğe açıklık demektir. toplumsal beklentiler çoğunlukla insancıl nedenlerden doğar ancak şartlar değiştikçe, kültürel zenginlik arttıkça, iletişim hızlandıkça, bilim ilerledikçe yenilenmelidir. bu kan değişimi sürekli olmalıdır yoksa zamanla kirlenen kan bütün bir yapıyı zehirleyecektir.

insan olmak çabasındaki kişi birey olarak varlığını kabul ettirebildiği çevrede ideal yapısına ulaşır. birey olarak kabul edildikçe toplum içinde bulunmaktan haz alır. bu haz yardımlaşma güdüsünü tetikler, samimi hisler ile hareket etmeye sevk eder. bireyin yükselmesi ile başlayan yükselme toplumsal yükselişe götürür. özgür olduğunun bilincinde olan topluluklar tarihin her döneminde en üretken, en sağlıklı ve de yardımlaşmanın en üst düzeyde olduğu halkları oluşturmuştur.

insan olmak erdem sahibi olmaktır. erdemli olmayı hemen hemen herkes ister. nobel ödüllü yazar-şair-gazeteci rudyard kipling’in eğer isimli şiiri belki de bu yüzden yüzyıldır elde ele dolaşmakta ve anlamından zerre yitirmeden insanoğluna ışık tutmaktadır.

eğer, etrafındakiler panik içine düşmüş
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
ve kendinde ‘dayan’ diyen bir iradeden
başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;
eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
yeryüzü ve üstündekiler senindir
ve dahası
sen bir insan olursun oğlum…

kipling insan olmayı karakter özelliklerine bağlar. sağduyu, özgüven, sabır, dürüstlük, hoşgörü, samimiyet, özgür düşünce, dirayet, umut, özveri, irade, saygınlık, dostluk, sevgi ve azim insan olabileceğimizi dile getirir.
bütün bunlar böyle sıralandığında sanki her birinin bir insanda bulunması çok mümkün değilmiş gibi gözükse de şaşılacak sayıda çok insan bu erdemlere sahiptir. erdem sahibi insanlar hayatı bir yarış olarak görmediği için çoğu zaman dikkatimizi çekmezler. onları kendi halinde yaşayan, iyi ve “sıradan” insanlar olarak görme eğiliminde oluruz çoğu zaman. halbuki onlar hayat ile ilgili kavgalarını çoktan bitirmiş insanlardır. kendilerini her yerde sürüp giden kavgadan sıyırmışlardır ve kenardan seyrederler diğer insanları. arada bir fırsat bulurlarsa ve güçleri yeterse çıkarabildiklerini çekip alırlar bu kavgadan. erdem sahibi olduklarından kavga ne kadar büyük olursan olsun etraflarındakilerden umutlarını kesmezler.

”insan olmak adına yapıyorum, daha fazlasını da yapabilirim”. 2005 yılında gösterime girmiş v for vendetta isimli filmden bir replik. otoriteye başkaldırının işlendiği filmde bütün anlatımın simgesi konumundaki yüzü maskeli kahramanımız v, ahlakını sorgulayan kişiye şöyle der; “…bu maskenin altında etten daha fazlası var. bu maskenin altında bir fikir var! ve fikirler kurşun geçirmez. bütün bunları insan olmak adına yapıyorum, daha fazlasını da yapabilirim…” devlet otoritesine başkaldıran kahramanımız şiddet eylemleri ile bu otoriteyi sarsmak, bireyin özgürlüğünü vurgulamak ister. ancak birey özgürlüğünü savunurken düşman olduğu kesim toplum değil yönetimdir. eğer her şey insanın özgür iradesine bırakılırsa ve devlet kurumunun baskısı ortadan kaldırılırsa insanı insan olmaktan çıkaran mülkiyet mücadelesinin biteceğini iddia eder. insan olmak adına yapıyorum sözü aslında william shakespeare’ın macbeth oyununda geçer. macbeth’in karşına çıkan üç cadı o’nun bir gün kral olacağı kehanetinde bulunmuştur. bu kehaneti kendi eliyle gerçekleştirmeye çalışan macbeth, kralı ve veliahtını öldürerek yerine geçmeye karar verir. bu kararını karısı ile paylaşır. ancak tam harekete geçecekken pişman olur. karısı ise madem yapamayacaktın neden kalkıştın bütün bunlara diye macbeth’i sorgular. macbeth; “insan olmak adına yaptım ancak daha fazlasını yapmak insan olmakla bağdaşmayacak…” der. kaderini gerçekleştirmek için yola çıkan macbeth yaptıklarının ahlakını sorgularken bulur kendini. insan olmak adına yaptıkları macbeth’e fazla gelmeye başlamıştır. hikaye burada kırılır ve sonda macbeth ölür. aslında macbeth ulvi olduğunu düşündüğü amaçlarla yola çıkmış ancak gittikçe yozlaşmıştır.
v ise yaptıklarından ve yapacaklarından pişman değildir. çünkü o güne kadar amaçları uğruna yaptıkları temelsiz rivayetler değil, düşünceler ve fikirler üzerine inşa edilmiştir. üzerinde uzun süre düşünülmüş, ahlak süzgecinden geçirilmiş ve herkesin yararına olacağı kabul edilmiş fikirleri için mücadele eden v yaptıklarından kazanım elde etme amacında değildir. macbeth gibi v de hikayenin sonunda ölür ancak v kazanmıştır.
olgunlaşmamış düşünceler insanları felakete sürükleyebilir. macbeth belirsiz bir umudun peşinden koşturmuş ve sonu felaket olmuştur. v ise temelleri olan, amaçları olan ve herkesin yararına olan eylemleri ile kendi felaketine sürüklenmiş ancak kazanan toplum olmuştur. insan olmak kolay değildir. derin bir ahlaki altyapı ister. bu ahlaki temel toplumsal ahlak ile çok yakından ilişkili değildir. bu ahlak insanın kendine ve topluma karşı sorumluluklarını dengelediği bir terazidir. herkesin kazanması için denge tutturulmalıdır. insan olmak için, okumak, düşünmek, karşılaştırmak ve iyiyi istemek gereklidir.

insan olmak felsefeye bulaşmaktır. bilgiye ulaşma çabası olan felsefede sistemli düşünebilmek gerekir. bu iç disiplini insan olma çabasında kazanan insan farkında dahi olmadan felsefeye girer. elif şafak’ın şehrin aynaları isimli kitabında felsefe şu şekilde karikatürize edilir; ”tufandan sonra nuh, çifter çifter gemiden inen insanlara, bitkilere baktı. yorgun ama umutlu görünüyorlardı. herkes ve her şey aşağıya indiğinde, onları selâmete çıkaran gemiyi son bir kez dolaşmak istedi. kendi elleriyle diktiği ve kırk yılda büyüttüğü çınar ağacından yaptığı geminin güvertesinde dalgın dalgın dolaşırken, köşede tir tir titreyerek birbirlerine sarılmış bir dişi ile bir erkek gördü. ötekilere katılıp gemiden inmeye, bilmedikleri hayata yeniden başlamaya cesaret edemedikleri âşikardı. yaklaştığında bunların mana ile akıl olduğunu anladı. onları gemiye ne zaman aldığını hatırlamıyordu. dikkatlice baktığında, mana’nın kat kat kabaran eteklerinin altında kıpırdayan bir bebek olduğunu fark etti. henüz gözleri açılmamış bebeği kucağına aldı ve adını ‘felsefe’ koydu. böylece felsefe, geçmişin felaketleri ile geleceğin vaatleri arasında ve her ikisine de değmeden yüzen bir gemide dünyaya gelen ilk ve son bebek oldu.”

insan olma yolunda bireyin yolunu aydınlatan geçmiş deneyimleridir. bu deneyimlerden elde ettiği çıkarımlardan beslediği geleceğe dair umutlarla daha iyi bir insan olmaya çabalarız. hatta bu çaba hiçbir zaman sonlanmaz, çünkü insan olmanın bir doruk noktası yoktur.. insan yüz yaşında dahi olduğundan dahi iyi olabilme imkanına sahiptir. bu nokta da benzeşir insan olma çabası felsefe ile. çünkü bir çok filozofa göre felsefe “yolda olmak” demektir. varılacak nihai bir durak yoktur. felsefenin yolculuğu düşünce var oldukça devam edecektir.

insan olmak gerçeği aramak, genelgeçer doğruları sorgulamak, dünyayı, varlıkları ve hayatı kavramsallaştırarak anlama çabasıdır. bu çabayı önce kendi üzerinde gösterir insan olma çabasındaki kişi. bu ise oldukça zorlu bir mücadeledir. şair özdemir asaf bu mücadeleyi tek bir dörtlük sembolleştirir;

dün sabaha karşı kendimle konuştum,
ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
yokuşun başında bir düşman vardı,
onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.

bu mücadeleden galip çıkmayı başaran kişi olmuş bir insandır artık.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s