Siz De Statü Sahibi Olmak İstiyor Musunuz?

Felsefenin modern temsilcilerinden Alain de Botton’a göre “Her yetişkinin hayatında iki büyük aşk öyküsü vardır. Birincisi karşı cinsin sevgisine ulaşmanın öyküsü; ikincisi de dünyanın takdirine, saygısına ulaşmanın, bir statü edinmenin öyküsüdür.“

Hepimiz dünya üzerinde kendimize bir yer edinmek isteriz. Kendimize açacağımız bu yerle ilgili endişeler vardır kafamızda. Kim olursak olalım, hangi sosyal sınıfa ait olursak olalım, yeterince iyi bir statüye sahip olduğumuzdan tam olarak emin olamadığımız zamanlar olur.

Sanıldığının aksine çok zengin olanlarda, çok ünlü olanlarda ya da çok yüksek mevkilere gelmiş olanlarda bile vardır bu endişe. Onların da fethetmek istedikleri insanlar vardır. Onlar da kendilerine seçtikleri “hayat gözlemcilerinden“ sürekli daha yüksek puanlar almak için çaba gösterirler. Seçtikleri bu gözlemciler bazen onların rol modelleri bazen yakın arkadaşları bazen eşleri ya da anne-babalarıdır.

Hayatta kendimize ne kadar iyi bir yer açmış olursak olalım, yine de onaylanmak isteriz; çünkü kendi değerimizi kendi gözlerimizle değil, başkalarının gözleriyle görme eğilimimiz vardır. Değerimizi ölçerken başkalarının aynalarından yansıyan görüntümüze bakarız.

Bizim için takdir görmek, ekmek kadar su kadar hayati bir ihtiyaçtır. Yaşamımızın ilk yıllarından itibaren sevilmeye, onaylanmaya ihtiyaç duyarız. Alain de Botton’un dediği gibi:“Dünyadaki takdir pastasından daha büyük bir pay almaya çalışırız.”

Doğduğumuz andan itibaren kendimize ilişkin düşüncelerimiz başkalarının yargılarına bağlanmıştır. Herhangi bir şey yaptığımızda takdir edilirsek kendimizi mükemmel hissederiz; yerilirsek  berbat. En beteri ise yaptığımız iyi işleri yakınlarımızın hiç fark etmediği durumlardır.

Sizce çalıştığımız yerlerdeki yöneticilerimiz bu ihtiyacımızın farkındalar mı? Sizce arkadaşlarımız, eşlerimiz, sevgililerimiz bu gerçeği biliyorlar mı?

Statü güç verirken eksikliği de bir hiçlik duygusu yaratıyor. Birçoğumuz için statü eksikliği bir varlık sorunu haline geliyor. Statü kaybı yok olmak anlamına geliyor. En çok da yakınlarımızın takdirini elde etmek istiyoruz.

David Hume “Kıskançlığı doğuran kendimizle başkaları arasındaki orantısızlık değil, aksine yakınlıktır.” der. Hiç kimse Kraliçe Elizabeth’i kıskanmaz; ama okul arkadaşımızın bizden daha iyi bir konuma gelmesi bize acı verir. Statü edinme çabamız bizden çok yukarıda olanlarla değil, bize benzeyenlerle yaşadığımız bir rekabettir. Yarıştıklarımız kendimize eş değer gördüklerimizdir. Bizim meselemiz bizimle aynı sosyal çevreye ait olanlarladır. Yoksa Kraliçe Elizabeth’le kimin ne alıp veremediği olabilir ki?

Statü arayışı insanlık tarihi kadar eskidir. Avcı ve toplayıcı toplumlarda en iyi avcılar ve savaşçılar, ortaçağda şövalyeler ya da rahipler, aristokratik toplumlarda köklü aileler hep yüksek statüye layık görülmüşlerdir.

Statü sahibi olmak için tek bir yol yok. Zenginliğin statü sağlaması gibi sanatta, bilimde ya da siyasette yüksek bir mevkiye ulaşmak da statü sağlar. Statü, toplumda ayrıcalıklara ulaşmak demektir.

Tarihte statü sadece maddi değerlerle ölçülmüyordu; ama günümüzde statü daha çok maddi başarılara endekslendi. Bugün statü, herkesin imrendiği ama çok az insanın sahip olduğu ayrıcalıklar, özel mevkiler, büyük evler, pahalı arabalar ve eşyalar, iş hayatındaki yüksek pozisyonlarla ölçülüyor.

Bu yüzden göze göz, dişe diş bir rekabet hayatın her alanını kaplıyor. Statüsü yüksek olanların sözleri daha fazla dinleniyor, çevreleri onların yaptıklarını daha çok onaylıyor, komik olmayan esprileri bile komik bulunuyor. Hataları ve bariz cahillikleri bile hoş görülüyor. Yüksek statü, sahibine “güç ve özgürlük” veriyor.

Ay çiçeklerinin güneşe dönmesi gibi insanlar yüzlerini güçlü olana doğru çeviriyorlar. Statü sahibi olanlar da bu ilgi nedeniyle kendilerini önemli ve değerli hissediyorlar. Gerçek öyle olmasa bile.

Bu durum hiç kuşkusuz insan doğasının bir zayıflığı. Bütün dinler, bütün “kişisel gelişim” kitapları insanın bu zafiyetinden kurtulması gerektiğini söylese de insan kendi doğasını terbiye edip olgunlaşmak yerine bu zayıflığının şehvetiyle yaşamayı tercih ediyor.

Ruhumuzun bu zayıflığı imkan bulduğu zaman zapt edilmez olabiliyor. Statü sahibi olmak insanı daha kaprisli ve şımarık yapıyor. Jacqueline Kennedy’nin yalnız her sabah değil, her öğle uykusundan sonra da yatak çarşaflarının değiştirilmesini istemesi ya da Christina Onassis’in diyet colanın henüz Fransa’da bulunmadığı günlerde, her hafta uçağını New York’a gönderip yüz şişe “Diet Coke”  getirtmesi ve kolaların bayatlayacağını düşünerek bir seferinde yüz şişeden fazla getirilmesine izin vermemesi dünya çapındaki kaprislere örnektir.

Statü markalarının hayatımızdaki önemi içimizi kemiren güvensizlik duygusunda gizlidir. Statü arayışı sadece zenginlere özgü bir arzu değildir. Sınırlı geliri olan insanlar da temel ihtiyaçlarından bile fedakârlık edip kendilerine statü sağlayacak markalara sahip olmak istiyorlar. Cep telefonları, çantalar, giysiler bu amaca hizmet ediyor. Bu arzuya hitap eden markalar insanların kimlik yaratma projelerinin ayrılmaz bir parçası oluyor. İnsanlar bu markaları tüketerek kendi kimliklerini üretiyorlar.

Her toplumun kendine özgü kültürü, statüyü nasıl algıladığını belirliyor. Bazı toplumlar daha eşitlikçi bir yapıya sahipken bazıları toplumsal basamakları daha “doğal” buluyor. Yapılan araştırmalarda Türkiye, dünya ülkeleri arasında “eşitsizliği” daha rahat kabullenen toplumlar arasında yer alıyor. (Geert Hofstede, Cultural Dimensions) Bize göre, bir insanın nüfuz sahibi olması, ayrıcalıklı bir konumda bulunması hiç de yadırgatıcı bir unsur değil. Bu nedenle Türkiye’de insanlar statü elde etmek için diğer toplumlara göre daha fazla çaba gösteriyorlar. Cep telefonlarının veya teknolojik ürünlerin Türkiye’de çok hızlı bir yer edinmesinin nedeni burada gizli. İnsanlar kendi gelirlerinin daha üzerindeki markalara sahip olmak için bütçelerini zorluyorlar.

Prestij markalarının yalın bir kurgusu vardır. Bir markanın statü simgesi olması için o markanın herkes tarafından tanınması; ama çok az sayıda insan tarafından ulaşılabilir olması gerekir. Büyük bir markanın sahtesinin geniş kitleler tarafından kullanılması, o markanın tanınmasına büyük katkı sağlar; ama markayı “herkesin” kullanması o markayı “statü simgesi” olmaktan uzaklaştırır. Büyük lüks markalarının taklit edilmekten bir taraftan memnuniyet duyması diğer taraftan da sahtecilikle savaşması bu nedenledir.

Herkesin ulaşamayacağına ulaşmak statü sağlıyor; ama statü sahibi olmak kalıcı bir durum değil. Statü sahibi olmanın içeriği zaman içinde hep değişir. Dünün statü simgeleri bugün bir anlam ifade etmeyebilir.

Endüstri devrimi büyük kitlelerin neredeyse her ürüne sahip olmasını mümkün kıldıkça prestij arayanlar daha ender bulunan “şeylerin” peşine düşüyorlar. Ayrıcalıklı azınlığın statü arayışı daha da ender bulunan ürünlere doğru kayıyor. Artık bu azınlık sınırlı sayıda ya da sadece bir tane üretilmiş olan ürünleri talep ediyor.

Diğer taraftan lüks olana daha çok insanın ulaşması sonucu, statü artık ürünlerden deneyimlere doğru kayıyor. Bugün bazı markalar, sadece ayrıcalıklı bir grubun satın alabileceği deneyimler sunuyor. Kalıcı olmasa bile yoğun ve prestijli bir deneyim yaşamak pekala bir statü sembolü olabiliyor. Yeter ki bu deneyimlerin herkesin imreneceği bir öyküsü olsun ve bu deneyimi çok az sayıdaki özel bir grup yaşasın. (İsveç’teki Buz otelde (Ice Hotel) iki gün geçirenlerin hikayelerini dinlediniz mi?)

Statü, sadece sahip olmakla ilgili bir kavram da değil. Sadece “almak” değil “vermek” de statü getirebilir. Kamuoyunun ilgisini çeken senfonik orkestralara, modern sanata, müzelere ya da elit sınıfın önemsediği toplumsal hareketlere hesapsızca para yatıran birçok “hayırsever” var. Bu insanlar bu yatırımları yaparak herkesin imreneceği bir hikâye anlatabilme ayrıcalığına ulaşıyorlar, statülerini yükseltiyorlar.

Statü arzusu, sosyal basamaklarda bir üst sıraya çıkma arzusudur. Ne kadar soylu bir edayla yapılırsa yapılsın bu arzunun içinde karanlık bir taraf da vardır aynı zamanda. En iyi kalpli olanlarımız bile içindeki şeytana yenilir bazen.  Amerikalı romancı Gore Vidal’in “Ne zaman bir dost başarsa sanki içimde bir parça ölüyor. Ne garip, kazanmak insana yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorum.” dediği gibi çoğumuzun içinde karanlıklar vardır.

Statü arayışı her insanın içinde bir miktar var olan “aşağılık kompleksinin” dışa yansımasıdır. İnsani  zayıflıkları fazla olanlar daha fazla “gösteriş ve statü” sembollerine bel bağlarlar.

Bence statü arayışına cevap veren markalar hayatımızdan hiç çıkmayacak; ama diğer taraftan da yaşadığımız çağda bunun tersine gelişen akımlar yükseliyor. Son yıllarda insanın egosunu terbiye etmesi, kişisel gelişim, doğallık, sadelik ve sahicilik yükselişteki yeni değerler oldu.

Bu paradigma değişiminin, zamanla maddi statü simgelerini dengeleyeceğini düşünüyorum. Nasıl artık çok enerji tüketen ultra lüks arabalar yerine daha çevre dostu araçlar kullanmak daha havalı (cool) olmaya başladıysa daha fazla tüketmek yerine daha az tüketmek ve sadeleşmek de zaman içinde daha fazla tercih edilecek bir yol olabilir.

Kendi hesabıma ben insan doğasının, soylu tarafları kadar sefil yönlerini de anlamanın peşindeyim. İnsan doğasının gizlerini bir nebze bile anlamak beni heyecanlandırıyor. Statü arayanları da anlamaya çalıştığım gibi bir dindarın kendini dünya nimetlerinden arındırma çabasını da anlamaya çalışıyorum. Her şeyden evvel kendimi anlamaya çalışıyorum.

Bu konuya yaklaşırken kendi değer yargılarımı bir kenara bırakıyorum. İnsanı anlamanın sadece marka ve pazarlamada değil sanatta da siyasette de toplumsal ilişkilerimizde de birinci önceliğimiz olması gerektiğini düşünüyorum.

Temel Aksoy’dan yine bir başyapıt niteliğinde yazı..

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s